Ekonomik kriz bizim için yeni bir kavram değil. Gelir dağılımında ki uçurumlar küresel ekonomik krizden önce de bizim hayatımızın içindeydi. Bu sene F1’de ki boş tribünleri bilet fiyatlarının el yakmasına bağlayalım. Peki, Galatasaray-Fenerbahçe derbilerinde ‘eski açık’ için karaborsada asgari ücretini gözden çıkaran kişiler nasıl açıklanır?Motor sporları Türk sporseverleri için geçmişi çok uzak bir dal değil. İstisnai bir grubu saymazsak, kitlenin genelinin günlük hayatında pek rastlamadığı garip araçların, saate 320 km hızla, bir pist etrafında turlamasının ‘spor’ olarak algılanması; Scumacher’in benimsenmesiyle eşzamanlı…
Bu yıl Kurtköy’e 32 bin kişinin gelmesin de, dünyayı etkisine alan ekonomik krizin birtakım yansımalarının olduğu kabul edilebilir. Yabancı F1 tutkunları için bu nedeni haklı olarak görsek de, durum bizim insanımız için biraz farklı olmalı. Ekonomik durumlar ilk planda asıl neden olarak görülebilir. Ancak pistin en güzel alanı olan çıkış/bitiş düzlüğünde ki ana tribün bile dolmadı. Üstelik ana tribünü doldurması beklenen güruh krizi çoktan ‘teğet’ geçmişken…
F1’de yarışan markaların isimleri bile, metrobüse binerek bayram eden orta sınıf insanımız için bir şeyler ifade ediyor olmalı. (Ya da hiçbir şey ifade etmiyor.) Sırf marka isimleri bile, F1’in ‘zengin sporu’ olarak algılanmasına yeter. Bu sene ki yarışın en ücra köşelerden bile çeken TRT’den yayınlaması da bir kısım sporseveri ekran başına bağlamış olabilir. Bunlar 32’bin kişiyi açıklayan birer neden ama işin aslı çok daha derinlerde bir yerlerde olmalı.
Formula 1, tenis, kürek vb. sporların üzerinde bulunan ‘zengin sporu’ algısı, taraftarın oyuna dahil olmasıyla kırılabilir diye düşünüyorum. Herkes hayatında bir kere bile olsa kendini, tribünleri ayağa kaldırırken hayal etmiştir. Yani kendisini çimde, parkede, havuzda, kortta görmek ister. Kendisini de geçtim; çocuğunu, yan komşusunu, askerlik arkadaşını ya da sadece tanıdığı bir yüzü görmek ister orada. Bu anlamda Formula 1’de yarışmaya aday bir pilotumuz olmadığı sürece, F1 heyecanı uzun soluklu olmayacaktır. Sadece İstanbul’da yapılıyor olmasına lütfen ilgi buraya kadardı.
Mesele sadece motor sporları içinde geçerli değil. Spor adına kahramanlar yaratmanın ne demek olduğuna çok defa şahit olduk. 90’ların ortasında -bizden biri olmasa da- Naumoski ile yükselen basketbol sevgisi, bizden tam on ikisi ‘12 Dev Adam’ ile doruk noktaya ulaştı. 2001’de Avrupa Şampiyonası’ndan sonra sokaklarda ki basketbol sahalarında yer bulmak imkansızdı... Okulu hiç sevmeyen bizler sırf potası var diye kamp kurduk okul bahçelerine… Çünkü Abdi İpekçi’de Memo’yu Hido’yu’i, İbo’yu görenler, -istisnasız her ilde bulunan- Cengiz Topel Lisesi’nin bahçesinde Kutluay olup üçlükleri sıralamak istiyordu. Sürreyya Ayhan bir zamanlar tartan pistte koşarken, genç kızlar turuncuya boyanmış ayakkabılarıyla evlerine gidip, çok defa azar yemişlerdir annelerinden. Bilardonun ‘dumansız hava sahasında’ da oynanabileceğini gösteren Semih Saygıner’de birçok kişiye model olmuştur. Hadi güreş ‘ata sporumuz’ ilgimiz hep vardı, peki Naim Süleymanoğlunu’nun Seul’de kendi ağırılığını üçle çarpması, Halil Mutlu’nun kalbinin çarpmasına neden olmamış mıdır? Oktay Derelioğlu 10 Belçikalıyı geçtiğinde, halı sahada ‘şahsi’ oynayanların sayısı 10’dan bir hayli fazlaydı. Ve ismini sayamayacağımız sayısız kahraman…
Peki biz ne yaptık? Memo’yu, Hido’yu dinlemeden, onları vatan haini ilan ettik. Süreyya’yı dünya standardında bir atletin hocası olamayacak Yücel Kop’a emanet ettik. Hah! Bir de devşirme yıldızımız Elvan’ı ‘ayılara’… Bilardo literatürüne sayısız ‘Saygıner vuruşu’ kazandıran istekamız da Fransa adına yarışacakmış. Sanal sosyalliğin başkenti ‘Facebook’tan araklama fotoğraflarla Arda’yı da küstürmüştük.
Artık Futbola göre alternatif spor denilebilecek diğer bütün dallarda merakı, ilgiyi, dolu tribünleri görmek istiyorsak, her dalda yeni kahramanlar yaratmak zorundayız. Tesisleşmenin öneminden belirli aralıklarla bahsedilir. Tesisleşmede ki amatörlüklerimiz ayrı bir tartışma konusu. Ama öncelikli ihtiyacımız insanlara alternatif sporların sevgisini de aşılamak olmalı. Bunun en basit ve kestirme yolu da örnek alacakları modellerin için çabalamaktır diye düşünüyorum. İçini heyecanla dolduracak kişiler olmadıktan sonra pistler, statlar, salonlar neye yarar bilmiyorum.
Otomobilciler ve Motor Spor Sporları Federasyonu Başkanı’nın alkollü araç kullanmaktan ehliyetine el konduğu ülkemizde kahramanlar yaratmaya nereden başlamak gerekiyor buda ayrı bir soru işareti.
Formula 1 organizasyonu, ülkemizin ev sahipliği yaptığı dünya çapında ki nadir işlerden. Son 5 sezondur yarış takvimi içinde olması nedeniyle de belki de şimdiye kadar ki organizasyonlar içinde en önemlisi. Devamlılığın, istikrarın hayatın her alanında sorun oluşturduğu Türkiye için F1’in geleceğinin pek parlak olmaması kimseyi şaşırtmamalı. Acil ama uzun vadeli politikalar ortaya konmazsa, saat yönünün tersine akan bir pistimiz var diye avunmaya devam ederiz.
Seneye Formula 1 yarış takvimi içinde İstanbul Park olur mu bilinmez. Olursa tribünlerin hali ne olur diye merak edenlere bir önerim var. Gidip karting pistlerindeki ilgiye baksınlar. Çünkü o pistlerdeki Alonsolar, Hamiltonlar, Schumacherler, Sennalar kadar tribünde olacağız.
Bu konu ve yazı çok hoşuma gitti. Gerçekten mükemmel bir yazı olmuş. Bahsedilen konu alternatif spor ve bahsedilen yer, Türkiye olunca oturulup çok düşünülmesi gereken bir konu olduğu herkesin aklına geliyordur umarım. Bana kalırsa konu hakkındaki örnekler tam yerine oturmuş. Mesela bu sporu yapan kişilerin hunharca hırpalanıp bir köşeye atılması bizim medyamızın, milletimizin ve devletimizin ne kadar sağduyulu olduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Zaten yıllardır uzaktan özenerek izlediğimiz bu farklı spor dallarında yakaladığımız parıltıları bu derece kirleterek dışlamak hangi akla ve mantığa uyuyordur bilinmez. Gerçi açılım yapmamıza 5 varken, geçtiğimiz pazartesi günü Diyarbakır Spor - Fenerbahçe maçında yaşananlar bizim halkımızın spordan ne anladığını da ortaya koyuyor. Eğer bizim halkımız bir spor müsabakasında utanmadan dışkısını şişelere doldurup saha ortasına kadar fırlatabiliyorsa, çekiç atmada önümüzdeki dönem altın madalyayı kovalıyoruz diye de düşünebiliriz. Şaka bir yana, yazılar oldukça güzel, okunmaya ve tartışılmaya değer olmuş. Yazılarının devamını dilerim.
YanıtlaSil