22 Haziran 2010 Salı

ARAF

Birçoğumuz, Almanya doğumlu bir Türk’ü Peru’da tanıdık. 2005 yılında gerçekleşen 17 yaş altı Dünya Şampiyonası’nda harikalar yaratan milli takımımızın en önemli yıldızıydı Nuri Şahin. Şimdi Manchester United’ın orta sahasında görev yapan Anderson ile Nuri’nin düellosu Türk Futbolu’nun unutulmaz anlarından. Brezilya’ya karşı 3-0 gerideyken ve bir de 10 kişiyken, takımını gerçek bir kaptan gibi ayakta tutan ve ateşleyen bir genç sahnedeydi. Çok heyecanlandırmıştı hepimizi Nuri… O gün Brezilya U17 takımına attığı ve skoru 3-3’e getiren gol hala hafızamda…

İyi de kimdi bu çocuk? Hangi ‘büyük’ takımımızın altyapısındaydı?

Nuri kısa yoldan oyunu dikine oynuyordu, aynı anda çamaşır makinemiz kısa programda beyazları sakız yapıyordu. Bizim makine ufak tefek hatta cılız görünüyordu ama hacmini müthiş kullanıyordu, ne gariptir Nuri’de öyle. Çok gösterişli bir makinemiz yoktu ama işini en iyi şekilde yapacak donanım ile programlanmıştı. Nuri’nin futbol tekniğinin sadeliği ve etkinliği gibi… Türk cevabı yine banyoda bulmuştu. Bu olsa olsa Alman disipliniydi.

Önceleri sadece dayanıklı ev aletleri ve teknik adamlarıyla hayatımıza sirayet ediyordu Alman disiplini. 80’lerin sonunda Erdal Keser, Uğur Tütüneker ile başlayan diğer yolu, Almanya’da yetişen yeni nesil ‘bizim çocuklar’ devam ettiriyor. En yeni nesil yıldızlar ise Nuri Şahin, Altıntop Kardeşler ve Alman Milli Takımı’yla Dünya Kupası’na müthiş başlayan Mesut Özil. Nuri Şahin ve Altıntop Kardeşler sezon başı, devre arası, ekmek arası yani her transfer dönemi haberlerinde illa başrolü oynuyorlar.

Bir zamanların gözde gurbetçisi, şimdilerde ise nadiren transfer haberlerine konu olan Yıldıray Baştürk ile gurbetçi futbolcularımız için işler eskisi gibi değil.

Türk sosyal hayatının her alanında ‘büyüklerin’ etkisi vardır. ‘Biz ataerkil bir toplumuz abi’ geyiklerini hızlıca geçelim. Aile büyükleri isterse evlenilir; büyükler onay vermeden bir işe girilmez; hangi bölümde okumak istediğine büyükler karar verir vs. Türk futbol ailesinin büyükleri de her zaman kendini hissettirmiştir. Anadolu’da yeni palazlanan birçok Türk futbolcusu ‘büyükler’ izin verirse gönlüm İstanbul’da söylemini hala dile getiriyor.’ Durum bu iken O, Türk Futbolu’nun babalarından Fatih Terim’le milli takım konusunda yaşadığı sorunla belki de bir ilki yaşattı. Sözü geçen şifahi otoriteye başkaldıran Baştürk oldu Yıldıray. ‘Bundan sonra O varsa ben yokum’ cümlesi Terim gibi ‘büyükler’ için alışılagelmişin dışındaydı. Ve Türk spor kamuoyu içinde öyle…

Aslında parlak Leverkusen günlerinde, bu başkaldırı sinyallerini vermişti Yıldıray. ‘İstanbul’un büyükleri’ onu çok istemiş ama getirememişlerdi. Yıldıray’ın bu net tavrı, yıllarca ARAF’ta kalmış gurbetçiler için bir şeyler ifade ediyor olmalı. Almanya’da yabancı, Türkiye’de Almancı olmak üzerine çoğu kez yazıldı çizildi. Üzerinden tekrar geçmeye gerek yok. Ancak bu arada kalmışlık yerini başka bir boyuta bırakıyor. Hakan ve Murat Yakın, Mustafa Doğan bu durumun sıkıntısını en çok çekenlerden belki de. Türkiye değil de başka bir ülkenin milli formasını sırtına geçirmek her zaman vatan hainliği olarak algılandı ülkemizde. Ancak aynı Türkiye Mehmet Aurelio’nun ay yıldızlı formayı terletmesini hiç yadırgamadık birkaç çatlak ses dışında.

Almanya’ya çalışmak için göç eden ilk Türk, Kapıkuleyi geçeli 50 yılı aştı. Artık üçüncü nesil yetişiyor gurbette. Ve onlar ağabeylerine ablalarına nazaran daha şanslı ve özgür istediğini yapma konusunda. Ve şu da çok açık: kendilerini yaşadıkları ülkeye daha yakın hissediyorlar. Nuri henüz 23 yaşında ama o büyüklerin etkisini çoktan kırmış, kendi gönlünce kariyer planlamasını yapıyor. Doğal olarak Türkiye’de futbol oynamak istemiyor.

Sadece İstanbul’un 3 büyüğü değil, Anadolu takımları da Alman altyapı disiplininden faydalanıyor. Alman hükümeti de bu duruma uyanmış olacak ki çıkardıkları yeni yasalarla, çocuk yaşta alıp emek verdikleri yetenekleri ellerinde tutuyorlar.

Bunun en son örneği herkesin Güney Afrika’da hayranlıkla izlediği Mesut Özil. Mesut Almanya Milli Takımı’nda oynamayı seçti. Görünüşe göre Türkiye’de profesyonel olarak da oynamaya niyeti yok. Yaşıtı Arda Güney Afrika’ya şampuan reklamıyla giderken, o yeşil çimlere doğrudan basıyor.

Şimdi Mesut, Nuri yarın diğerleri… Onları hem milli takımda hem de süper ligimizde görmek istiyorsak, bahsi geçen büyüklerin etkisinden çok daha fazlasına ihtiyacımız var. Varsın Alman disiplini sadece mutfağımızda, banyomuzda kalsın.

Biz kendi disiplinimizi ne zaman yaratacağız? İşte asıl soru bu…

19 Haziran 2010 Cumartesi










-Knock Knock… - Who’s there? -Turks again.*

*-Tık tık.. -Kim O? – Yine Türkler

İnsan askerdeyken hayat durdu sanıyor. Oysa hayat olanca hızıyla devam ediyormuş ben vatani görevimi yaparken. Çok özlediğim spor sayfalarını açınca, sıra sıra konular karşıladı beni. Bursaspor’un şampiyonluğu, Arda sorunsalı, Hidayet’in mutsuzluğu, Hiddink’in milli takımı… Konuların hepsi de üzerine çok şey düşünülecek başlıklardı benim için. Askerdeyken evdeki halıyı bile özleyen ben, spor hakkında bir şeyler yazmayı öyle özlemiştim ki… Hangi konudan başlayacağımı düşünürken; televizyondan gelen ‘Tık Tık’ sesiyle irkildim. Genç Türk, EURO 2016 için Avrupalının kapısını bir kez daha çalıyordu…

Aslında Sinan Çetin’in Avrupalı yaşlı bir çiftin kapısını çalan genç Türk metaforu, tanıtım filmi için iyi bir fikirdi. Zira genç nüfuslu Türkiye, ‘EURO’ya sahip olabilmek için ihtiyar Avrupa’nın kapısında beklemeye alışık. Genç Türk’ün EURO’yla imtihanı 47 yıl önce Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üyelik başvurusuyla başladı. Geçen yarım yüzyılda üçte Avrupa Futbol Şampiyonası adaylığımız var. Ne yazık ki hem ekonomik, hem de futbol anlamında henüz EURO bizim olmadı. Bu sefer ümitliydik. Öyle olmamız içinde kendimizce nedenlere sahiptik. UEFA’nın başında dürüstlüğüne ve centilmenliğine güvendiğimiz Platini vardı. Adaylık sürecindeki rakiplerimiz İtalya ve Fransa bu organizasyonu ikişer kere düzenlemişlerdi. Ve en önemlisi bu organizasyonu onlardan daha çok istiyorduk. Bu şartlara rağmen en iyimserimizin bile aklının bir köşesinde Türkiye’nin Avrupa ile her ilişkisinde hortlayan bilindik paranoyalarda vardı. En amiyane tabiriyle Avrupa’nın bize ‘gıcık’ olduğu, klişeyle gerçeklik arasındaki o ince çizgide Avrupa’ya düzenlenen her seferde. Eurovision şarkı yarışmasını bile Dünya Kupası atmosferinde yaşayan Türkiye, yine cebinde ümitleri ve aklında soru işaretleriyle yola çıktı.

Defne Samyeli’nin sunumu diplomatik bir görünüm sergiliyordu ama bana kalırsa sıcaklığını da koruyordu. En azından işimizi ciddiye aldığımızı gösterir bir tavır içindeydik. Federasyon başkanı Mahmut Özgener’in kürsüye çıkarken sendelemesi heyecanımıza ayna tutuyordu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bizzat olay mahallinde bulunması ve Başbakan Erdoğan’ın futbolun en sevildiği yer Brezilya’dan bağlanması da ev sahipliği konusundaki ciddiyetimizi gösteriyordu.

Tanıtım filmi Avrupa Futbol Şampiyonası’nı daha önce düzenleyen ülkelerin harita üzerindeki sınırlanırın işaretlenmesiyle başladı. EURO 2012’ye ev sahipliği yapacak Ukrayna ve Polonya ile birlikte neredeyse tüm Avrupa şampiyonayı en az bir kere düzenlemişti. Şimdi bizim sıramızdı. Amacı ne olursa olsun Türkiye ile ilgili bütün tanıtım filmlerinin vazgeçilmezleri Peri Bacaları, Antalya, Efes, Pamukkale yine sahnedeydi. Genç Türk olanca çabasıyla, biz bu işi kıvırabiliriz mesajını veriyordu Avrupalı çifte. Daha sonra Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül ciddiyetle 920 milyon EURO’luk devlet desteğinin altını çiziyordu. Bu destek gerçekten önemliydi. Nitekim kendi başına çürüyen ve ‘belediye çukuru’ görevine hizmet eden olimpiyat stadını klasman dışında tutarsak turnuva standardına uygun yalnızca iki stadımız var. Şükrü Saraçoğlu ve Kadir Has Statları… Yani başvuru sürecindeki birçok altyapı ve üstyapı henüz proje bazlı. Türkiye’nin birçok adaylık sürecindeki en büyük handikaplarından biriside bir türlü bitemeyen projeler… Bir türlü bitirilemeyen Seyrantepe’nin projelerin hayata geçirildiğini desteklemesi amacıyla gösterilmesi ise son derece ironikti. Avrupalı Türk Telekom Arena’nın yürekleri burkan hikayesini biliyorsa bir eksiyi çoktan yedik diye düşündüm tanıtım filmini izlerken.

Ve son olarak tüm Türkiye’nin futbolu ne kadar çok sevdiğini gösteren kısımlar gösterildi filmde. Bu noktada dramatize edilmiş sahnelere hiç ihtiyacımız yoktu. Zaten ülkemizde futbol, her şeyin önünde… Bu noktada gerçek görüntülerin kullanılmasını bekledim. Bir futbol şampiyonası için hazırlanan bir filmde gerçek tribünlerden hiçbir sahnenin olmaması beni çok şaşırttı. Bursa’dan, Eskişehir’den Sivas’tan ve daha birçok yerden eklenecek kareler bizim bu işi ne kadar çok sevdiğimizi ve istediğimizi daha iyi anlatırdı.

İtalya ve Fransa’nın tanıtım filmlerini izledikten sonra, rakibimizin Fransa olduğu net bir şekilde ortaya çıktı. Fransızların çocuk temalı tanıtım stratejisi en az bizimki kadar etkileyiciydi. Beklendiği gibi oldu. Finale Fransa ile birlikte girdik. Çocuk Fransa, Genç Türkiye’yi geçerek EURO 2016’ya ev sahipliği yapmaya hak kazandı. 7-6…

Sonu hüsranla biten bu girişimler sonunda istinasız iki ayrı fikirle tartışılıyor. Ve yine öyle oldu. ‘Bunlar bize zaten vermezdi’ciler ile ‘İyiki de vermediler beceremezdik’ciler hemen saflarına geçti. Her ikisine de itirazım var. Birinci grup Aynı Fransa’ya bir 2004 yılında Malezya’da 10-9 üstünlük sağlayarak Dünya Basketbol Şampiyonası’nı kazandığımızı, ikinci grup ise Avrupa Basketbol Şampiyonası, Avrupa Bayanlar Voleybol Şampiyonası ve birçok organizasyona ev sahipliği yaptığımızı unutuyor. Ayrıca aynı UEFA bir Şampiyonlar Ligi bir de UEFA Final’i için İstanbul’u tercih etmiş etmişken, bu paranoyalar yersiz kanaatimce.

Platini’nin seçim sonucuna doğrudan etkisi olduğu muhakkak… Biz onu dürüst ve centilmen biliyorduk ve bence hala da öyle. Eğer UEFA’nın başında Şenes Erzik olsaydı; Türkiye’nin ev sahibi olması için ‘centilmenlik sınırları’ dışına çıkardı şüphesiz. Şampiyonayı Türkiye’ye getiren ulusal kahraman olarak tarihteki ve manşetlerde ki yerini alırdı. Bu sonuç çokta doğal olurdu. Dolayısıyla Platini etkisi beni şaşırtmadı.

Birde bir oy farkla kaybetme sorunsalı var ki, üzerine bir şeyler söylemek gerekiyor. Mesele kaç oyla kaybettiğimiz değil. Ancak bir oyla kaybetmek üzüntüden çok sevinç yaratmış gibi. Bu sadece oylama konusuyla sınırlı değil. 90 öncesi Türk Futbolu’nun en iyi anlatan ‘Yenildik ama ezilmedik’ düsturu, modernize oldu. Takımlarımız artık 8 yemiyor. Ancak kendimize seçtiğimiz teselli hala aynı. Avrupa kupalarında 3. Turda elendiğimiz bir takımının şampiyon olmasını, onlardan daha çok istiyoruz. Atletico Madrid’in Avrupa Ligi Şampiyonluğu hala Galatasaraylıları avutuyor. Ya da Fenerbahçeliler Chelsea’nin Şampiyonlar Ligi şampiyonu olmasını bekliyor elendikleri andan itibaren. Yenildik ama ezilmedik söylemi geniş zamana yayıldı. ‘Yenildik ama kime yenildik. Bi’ sor’

Aslında lisede Takdir’i bir puanla kaçıran, ÖSS’de istediği bölüme bir puan farkla giremediğini anlatan çocuğun naifliğinde var bu düşüncede. Ancak psikolojimiz hala Wembley’deki 8 günlerinde anlaşılan... İşte bu 7-6 kaybetme meselesi de bana kalırsa aynı düzlemde…

Hükümet gerekli altyapı çalışmaları için garanti ettiği 920 milyon EURO’yu geri çeker mi bilinmez. 2020 için Avrupa’nın kapısını tekrar çalacaksak, proje aşamasındaki tüm altyapılar bitirilmeli. Biz 2020’yi yine alamasak ta, en azından Süper Ligi’mizi daha süper kılar belki.

Hükümet gerekli altyapı çalışmaları için garanti ettiği 920 milyon EURO’yu geri çeker mi bilinmez. 2020 için Avrupa’nın kapısını tekrar çalacaksak, proje aşamasındaki tüm altyapılar bitirilmeli. Biz 2020’yi yine alamasak ta, en azından Süper Ligi’mizi daha süper kılar belki.

10 Ekim 2009 Cumartesi

BİZ KİMİZ?

Biz;
Mehmet’i vatan haini ilan edeniz.
Ayşe’yi ‘OKUR’ istemeyiz. Okula göndermeyiz.

Biz zaferi ‘yüreğiyle’ kovalayanız!
Başımıza icat çıkaranları, sistemli çalışmayı sevmeyiz.
Biz Süreyya’yı ‘Kop’a; Elvan’ı ‘ayılara’ teslim edeniz.


Biz takımız!
Başarı hepimizin;
Başarısızlık, ya olumsuz zemin koşullarının,
Ya da FIFA kokartlınındır.

Biz tarafız!
Kadıköy’le, Beşiktaş-Mecidiyeköy gibi,
Hep karşı karşıya…

Biz üşengeçiz!
Hep son dakikada…

Biz misafirperveriz!
Yeni transferi havaalanında bekleriz.
Lakin havaalanından hiç gitmeyiz.
Deplasman mağlubiyetlerinden sonra da bekleriz.
Yüzlerde hırs, ellerde sopa…

Biz beraberiz!
Ama beraberlik sevmeyiz.
Biz oyunu değil, sadece kazanmayı seveniz.

Biz yüce gönüllüyüz!
3’ün, 5’in hesabını yapanı sevmeyiz.
Ancak her hafta 3 puan, hep 5 fark olsun diye bekleriz.


Biz sabırsızız!
6 ayda adamın eline bavulunu veririz.
‘Gus’arız öfkemizi, Ha(i)ddin(k)i bildiririz…

Biz Hrantız! Ama Dink değiliz.
Hep yarım yamalak, Hep kaytarmaca…

Biz ‘Çarşı’yız!
Ama pazarı da severiz.
Mezara kadar (kader) der, Pazar ‘20.45’te istifa ettiririz.

Biz alın teriyiz!
Alnımızın teriyle çalışır,
Bir aylık asgari ücretimizi, karaborsada ‘derbiye’ veririz.
Biz hakkımızı ararız!
Sahada istediğimizi görmezsek;
Kapağı açılmamış küfürler üretir;
Kinimizi pet şişeye koyar, adrese teslim ederiz.

Biz elimizdekiyle idare edeniz!
Kargadan başka kuş,
Futboldan başka spor tanımayız.


Biz hızı severiz!
Schumacher’i E-5’te sollar,
Kurtköy’ü transit geçeriz.

Biz değer bileniz!
Yıllarca hizmet veren sporcuyu,
Alkışlar yetmez, ıslıklarla emekli ederiz.

Biz;
Sahaya biz gibi çıkarız,
Yenersek; biz gibi gideriz soyunma odasına, evimize.
Yenilirsek…?

2 Ağustos 2009 Pazar

İstikrar İçin Pellegrini Doğru Seçim


Del Bosque’den sonra teknik direktör konusunda bir türlü istikrarı yakalayamayan Real Madrid, teknik patronluk koltuğunu Manuel Pellegrini’ye teslim etti. Ardından son günlerin moda tabiri ile Florentino Perez’in ‘2. Galactico’ seferi başladı. Avrupa’nın en önemli yıldızları bir bir Real’e imza atmaya devam ediyor. Önce Kaka, daha sonra da UEFA Başkanı Michel Platini’nin bile eleştirdiği uçuk bir rakamla Christiano Ronaldo… Amaç ‘2. Galactico’ olunca, Perez’in ödediği bonservis bedelleri de uzay takımına yakışır bir ironide ‘astronomik’… Ronaldo’nun imzasından sonra, soru ‘Pellegrini ve Ronaldo gelecek yıl anlaşacak mı?’ ise olayın iki boyutuna da bakmak gerekir. Zira iletişim çift yönlü işleyen bir süreçtir.

Yaşına hürmeten önce Pellegrini’den başlamak gerekir. Manuel Pellegrini’nin Villareal’de geçen 5 sezonu göz önüne alınırsa, Villareal’i gibi İspanya Ligi’ni genellikle orta sıralarda tamamlayan bir takıma, sürekli ilk 5 içinde kendine yer bulan bir ekip hüviyeti kazandırğını görüyoruz. Hatta bunun da ötesine geçerek 2007-2008 sezonunda şampiyonluğu son haftalara kadar kovaladı. La Liga’nın yanı sıra, iki UEFA Kupası yarı finali ve ilk kez katıldıkları yılda elde ettikleri Şampiyonlar Ligi yarı finali ile Pellegrini’nin Villareal’e iki sınıf atlattığını söyleyebiliriz. Villareal’de sahip olduğu oyuncu kadrosunda, Pires gibi bir ‘yıldız eskisi’ dışında, sadece ismiyle bile yıldız denilebilecek bir oyuncu yok. İspanya Milli Takımı’nda da çok önemli orta saha görevlerine sahip, ancak 30 yaşından sonra farkına varılmış Senna, belki de Turkcell Süper Ligi standartlarında bir ligde oynasa yıldız sayılabilecek, Villareal orta sahasının genç ve dinamik ismi Cazorla, görev adamı tanımının tam karşılığı Capdevila, ve başı sakatlıklardan bir türlü kurtulmayan ‘bizim yıldızımız’ Nihat gibi oyunculardan kurulu bir takımla Pellegrini’nin söz ettiğimiz başarılara ulaşması Real Madrid’in onu tercih etmesindeki en büyük etken olsa gerek. Bana kalırsa böyle bir kadro yapısına sahip Villareal’in bu denli başarıları yakalamasının altında disiplinli bir oyun yapısı yatıyor. Hatta çoğu maçta kendi performanslarının altına düşmeden bahsettiğimiz oyun disiplinini -milli takımda dahil, bizim hiçbir takımımızda görmediğimiz şekilde- 90 dakikaya yayan bir görüntü çiziyorlar.

Senna, Cygan, Cazorla gibi ‘ısıran’ oyuncularıyla, ‘ters takım’ diye tabir edilen kuzey ülkelerinin takımlarını anımsatıyor bana. Tabi bahsettiğim kuzey takımlarından önemli bir farka sahip Villareal. Pellegrini’nin takımı özellikle iç saha maçlarında oldukça golcü bir takım. Bu da Villareal’in bir İspanyol takımı olmasının yansıması. İspanya Ligi için ortalama kalibredeki ayaklarıyla yakaladıkları bu disiplin, bizim orta düzeydeki takımlarımıza da bir model olabilir. Varmak istediğim nokta şudur ki: Pellegrini La Liga gibi üst düzey bir ligde, orta sınıf sayılabilecek oyuncularla disiplinli bir oyun anlayışı ile hatırı sayılır başarıları, daha da önemlisi istikrarı elde etti. Ronaldo’yla ya da Real’de ki diğer egosu yüksek oyuncularla nasıl bir iletişim kuracağını değerlendirmeden, sadece istikrarı yakalamış bir hoca olması nedeniyle bile Real Madrid’in Pellegrini seçiminin doğru olduğunu söyleyebiliriz. Yazının başında da belirttiğim gibi Real Madrid’in son yıllarda ihtiyacını en çok hissettiği şey istikrar çünkü.

Sahada 3 Gattuso, 2 Xavi gücünde

Ronaldo’ya gelecek olursak; henüz 18 yaşında çıktı karşımıza. Şimdilerde esamisi okunmayan- Djemba Djemba ile ortak imza töreninden sonra, ‘Manchester United’a uzun yıllar hizmet edecek iki süper yetenek’ diye söz etmişti Alex Ferguson onlar için. Ronaldo konusunda yanılmadı ve öylede oldu. Üstün yeteneklere sahip bazı sporcular vardır ki mükemmel saha içi performanslarına rağmen, sporseverler tarafından sevilmezler. Bu bağlamda Ronaldo’yu saha içi agresifliği ve zaman zaman saha dışında ki iddialı açıklamalarıyla, basketbolun bir numarası LeBron James’e benzetiyorum. Her ikisini ‘delicesine’ sevenler kadar, aynı dozda nefret edenler de mevcut. Lincoln, Alex, Rui Costa, Sergen Yalçın gibi çok fazla koşmadığı, ısırmadığı, kazanma hırsı olmadığı için eleştirilen ve günümüz futbolunda artık pek tercih edilmeyen eski model 10 numaralardan farklı olarak; Ronaldo, Gattuso kadar koşan, Xavi kadar top kapma gayretinde olan yeni model 10 numaraların öncüsü konumunda. Burada 10 numara kavramını orta sahanın ortasında oynayan ve ara pasları veya frikiklerle oyunu açan futbolculardan daha çok; skora doğrudan etki eden, takımın en önemli yıldızı manasında kullandığımı belirtmek isterim.


Bahsettiğim bu kazanma hırsı, özellikle Manchester United’ın geriye düştüğü maçlarda, Ronaldo’nun sahada antipatik davranışlar sergilemesine neden oluyor. Buna en son Barcelona ile oynanan Şampiyonlar Ligi finalinde şahit olduk. Barça’nın Manchester’a ‘top göstermemesi’ Ronaldo’yu çileden çıkardı ve bazı sert müdahaleler de bulundu. Ama bir teknik direktör için en hoş görülecek sorun kazanma hırsı sonucunda ortaya çıkan saldırganlık olsa gerek.
Manuel Pellegrini ve Christiano Ronaldo’nu gelecek yılki iletişimi hakkında öngörüde bulunurken, Pellegrini ve Riquelme arasında geçmişte yaşananların referans alınmasını çokta doğru bulmuyorum. Riquelme, Villareal’de son dönemde oynayan futbolcular arasında en ‘isimli’ futbolculardan birisi olsa da, eski model 10 numara tanımına daha yakın bir oyuncu olmasından dolayı, Pellegrini’nin makine düzeninde işleyen ve ısıran takımında kendine yer bulamaması ve nihayetinde Pellegrini ile takışması doğal. Ayrıca Riquelme, Arjantin’de devlet adamlarından, hatta Tanrı’dan bile daha çok sevilen, Arjantinliler için başlı başına bir ‘ilah’ olan Maradona’yla bile, Arjantin Milli Takımı konusunda ‘söz dalaşına’ girme cesaretini göstermiş bir oyuncuyken, Pellegrini ile yaşadıklarını baz alarak, Şilili teknik direktör hakkında çıkarımlarda bulunmak yanlış diye düşünüyorum.


Real Madrid Başkanı Perez, Kaka ve ya Ronaldo transferlerinde Pellegrini’ye ne ölçüde danıştı bilinmez. Ancak bu gibi isimlerle her teknik direktörün çalışmak isteyeceği aşikâr… Alex Ferguson son açıklamasında Ronaldo’yu daha fazla tutamazdık diyor. Geçen yılda mor beyazlı formayı giymek isteyen Ronaldo’nun saha içi saldırgan tavırlarını Real’de törpüleyeceğini düşünüyorum. Daha önce de belirttiğim gibi, eğer sorun yalnızca egosu yüksek oyuncuların saha içinde ki durumları ise, Pellegrini tecrübesinde bir hocanın bu gibi krizleri bertaraf edeceği kanısındayım. Villareal’in oyuncu kadrosuna bakıldığında, Pellegrini’nin’ yıldız oyuncu sevmeyen’ hocalar kategorisinde olduğu izlenimine kapılabiliriz. Ancak Real Madrid gibi Kakasız ve Ronaldosuz haliyle bile yıldızlar karması bir takımda çalışmayı kabul etmiş bir teknik direktörün, böyle bir seçime sahip olamayacağını, herkesten önce Pellegrini’nin kendisi biliyordur. Bu bakımdan da Şilili teknik direktörün hesaplarını çoktan yaptığını düşünüyorum.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Formula 1 ve Alternatif Spor Sevgisi

Ekonomik kriz bizim için yeni bir kavram değil. Gelir dağılımında ki uçurumlar küresel ekonomik krizden önce de bizim hayatımızın içindeydi. Bu sene F1’de ki boş tribünleri bilet fiyatlarının el yakmasına bağlayalım. Peki, Galatasaray-Fenerbahçe derbilerinde ‘eski açık’ için karaborsada asgari ücretini gözden çıkaran kişiler nasıl açıklanır?

Motor sporları Türk sporseverleri için geçmişi çok uzak bir dal değil. İstisnai bir grubu saymazsak, kitlenin genelinin günlük hayatında pek rastlamadığı garip araçların, saate 320 km hızla, bir pist etrafında turlamasının ‘spor’ olarak algılanması; Scumacher’in benimsenmesiyle eşzamanlı…

Bu yıl Kurtköy’e 32 bin kişinin gelmesin de, dünyayı etkisine alan ekonomik krizin birtakım yansımalarının olduğu kabul edilebilir. Yabancı F1 tutkunları için bu nedeni haklı olarak görsek de, durum bizim insanımız için biraz farklı olmalı. Ekonomik durumlar ilk planda asıl neden olarak görülebilir. Ancak pistin en güzel alanı olan çıkış/bitiş düzlüğünde ki ana tribün bile dolmadı. Üstelik ana tribünü doldurması beklenen güruh krizi çoktan ‘teğet’ geçmişken…

F1’de yarışan markaların isimleri bile, metrobüse binerek bayram eden orta sınıf insanımız için bir şeyler ifade ediyor olmalı. (Ya da hiçbir şey ifade etmiyor.) Sırf marka isimleri bile, F1’in ‘zengin sporu’ olarak algılanmasına yeter. Bu sene ki yarışın en ücra köşelerden bile çeken TRT’den yayınlaması da bir kısım sporseveri ekran başına bağlamış olabilir. Bunlar 32’bin kişiyi açıklayan birer neden ama işin aslı çok daha derinlerde bir yerlerde olmalı.

Formula 1, tenis, kürek vb. sporların üzerinde bulunan ‘zengin sporu’ algısı, taraftarın oyuna dahil olmasıyla kırılabilir diye düşünüyorum. Herkes hayatında bir kere bile olsa kendini, tribünleri ayağa kaldırırken hayal etmiştir. Yani kendisini çimde, parkede, havuzda, kortta görmek ister. Kendisini de geçtim; çocuğunu, yan komşusunu, askerlik arkadaşını ya da sadece tanıdığı bir yüzü görmek ister orada. Bu anlamda Formula 1’de yarışmaya aday bir pilotumuz olmadığı sürece, F1 heyecanı uzun soluklu olmayacaktır. Sadece İstanbul’da yapılıyor olmasına lütfen ilgi buraya kadardı.

Mesele sadece motor sporları içinde geçerli değil. Spor adına kahramanlar yaratmanın ne demek olduğuna çok defa şahit olduk. 90’ların ortasında -bizden biri olmasa da- Naumoski ile yükselen basketbol sevgisi, bizden tam on ikisi ‘12 Dev Adam’ ile doruk noktaya ulaştı. 2001’de Avrupa Şampiyonası’ndan sonra sokaklarda ki basketbol sahalarında yer bulmak imkansızdı... Okulu hiç sevmeyen bizler sırf potası var diye kamp kurduk okul bahçelerine… Çünkü Abdi İpekçi’de Memo’yu Hido’yu’i, İbo’yu görenler, -istisnasız her ilde bulunan- Cengiz Topel Lisesi’nin bahçesinde Kutluay olup üçlükleri sıralamak istiyordu. Sürreyya Ayhan bir zamanlar tartan pistte koşarken, genç kızlar turuncuya boyanmış ayakkabılarıyla evlerine gidip, çok defa azar yemişlerdir annelerinden. Bilardonun ‘dumansız hava sahasında’ da oynanabileceğini gösteren Semih Saygıner’de birçok kişiye model olmuştur. Hadi güreş ‘ata sporumuz’ ilgimiz hep vardı, peki Naim Süleymanoğlunu’nun Seul’de kendi ağırılığını üçle çarpması, Halil Mutlu’nun kalbinin çarpmasına neden olmamış mıdır? Oktay Derelioğlu 10 Belçikalıyı geçtiğinde, halı sahada ‘şahsi’ oynayanların sayısı 10’dan bir hayli fazlaydı. Ve ismini sayamayacağımız sayısız kahraman…

Peki biz ne yaptık? Memo’yu, Hido’yu dinlemeden, onları vatan haini ilan ettik. Süreyya’yı dünya standardında bir atletin hocası olamayacak Yücel Kop’a emanet ettik. Hah! Bir de devşirme yıldızımız Elvan’ı ‘ayılara’… Bilardo literatürüne sayısız ‘Saygıner vuruşu’ kazandıran istekamız da Fransa adına yarışacakmış. Sanal sosyalliğin başkenti ‘Facebook’tan araklama fotoğraflarla Arda’yı da küstürmüştük.

Artık Futbola göre alternatif spor denilebilecek diğer bütün dallarda merakı, ilgiyi, dolu tribünleri görmek istiyorsak, her dalda yeni kahramanlar yaratmak zorundayız. Tesisleşmenin öneminden belirli aralıklarla bahsedilir. Tesisleşmede ki amatörlüklerimiz ayrı bir tartışma konusu. Ama öncelikli ihtiyacımız insanlara alternatif sporların sevgisini de aşılamak olmalı. Bunun en basit ve kestirme yolu da örnek alacakları modellerin için çabalamaktır diye düşünüyorum. İçini heyecanla dolduracak kişiler olmadıktan sonra pistler, statlar, salonlar neye yarar bilmiyorum.

Otomobilciler ve Motor Spor Sporları Federasyonu Başkanı’nın alkollü araç kullanmaktan ehliyetine el konduğu ülkemizde kahramanlar yaratmaya nereden başlamak gerekiyor buda ayrı bir soru işareti.

Formula 1 organizasyonu, ülkemizin ev sahipliği yaptığı dünya çapında ki nadir işlerden. Son 5 sezondur yarış takvimi içinde olması nedeniyle de belki de şimdiye kadar ki organizasyonlar içinde en önemlisi. Devamlılığın, istikrarın hayatın her alanında sorun oluşturduğu Türkiye için F1’in geleceğinin pek parlak olmaması kimseyi şaşırtmamalı. Acil ama uzun vadeli politikalar ortaya konmazsa, saat yönünün tersine akan bir pistimiz var diye avunmaya devam ederiz.

Seneye Formula 1 yarış takvimi içinde İstanbul Park olur mu bilinmez. Olursa tribünlerin hali ne olur diye merak edenlere bir önerim var. Gidip karting pistlerindeki ilgiye baksınlar. Çünkü o pistlerdeki Alonsolar, Hamiltonlar, Schumacherler, Sennalar kadar tribünde olacağız.