10 Ekim 2009 Cumartesi

BİZ KİMİZ?

Biz;
Mehmet’i vatan haini ilan edeniz.
Ayşe’yi ‘OKUR’ istemeyiz. Okula göndermeyiz.

Biz zaferi ‘yüreğiyle’ kovalayanız!
Başımıza icat çıkaranları, sistemli çalışmayı sevmeyiz.
Biz Süreyya’yı ‘Kop’a; Elvan’ı ‘ayılara’ teslim edeniz.


Biz takımız!
Başarı hepimizin;
Başarısızlık, ya olumsuz zemin koşullarının,
Ya da FIFA kokartlınındır.

Biz tarafız!
Kadıköy’le, Beşiktaş-Mecidiyeköy gibi,
Hep karşı karşıya…

Biz üşengeçiz!
Hep son dakikada…

Biz misafirperveriz!
Yeni transferi havaalanında bekleriz.
Lakin havaalanından hiç gitmeyiz.
Deplasman mağlubiyetlerinden sonra da bekleriz.
Yüzlerde hırs, ellerde sopa…

Biz beraberiz!
Ama beraberlik sevmeyiz.
Biz oyunu değil, sadece kazanmayı seveniz.

Biz yüce gönüllüyüz!
3’ün, 5’in hesabını yapanı sevmeyiz.
Ancak her hafta 3 puan, hep 5 fark olsun diye bekleriz.


Biz sabırsızız!
6 ayda adamın eline bavulunu veririz.
‘Gus’arız öfkemizi, Ha(i)ddin(k)i bildiririz…

Biz Hrantız! Ama Dink değiliz.
Hep yarım yamalak, Hep kaytarmaca…

Biz ‘Çarşı’yız!
Ama pazarı da severiz.
Mezara kadar (kader) der, Pazar ‘20.45’te istifa ettiririz.

Biz alın teriyiz!
Alnımızın teriyle çalışır,
Bir aylık asgari ücretimizi, karaborsada ‘derbiye’ veririz.
Biz hakkımızı ararız!
Sahada istediğimizi görmezsek;
Kapağı açılmamış küfürler üretir;
Kinimizi pet şişeye koyar, adrese teslim ederiz.

Biz elimizdekiyle idare edeniz!
Kargadan başka kuş,
Futboldan başka spor tanımayız.


Biz hızı severiz!
Schumacher’i E-5’te sollar,
Kurtköy’ü transit geçeriz.

Biz değer bileniz!
Yıllarca hizmet veren sporcuyu,
Alkışlar yetmez, ıslıklarla emekli ederiz.

Biz;
Sahaya biz gibi çıkarız,
Yenersek; biz gibi gideriz soyunma odasına, evimize.
Yenilirsek…?

2 Ağustos 2009 Pazar

İstikrar İçin Pellegrini Doğru Seçim


Del Bosque’den sonra teknik direktör konusunda bir türlü istikrarı yakalayamayan Real Madrid, teknik patronluk koltuğunu Manuel Pellegrini’ye teslim etti. Ardından son günlerin moda tabiri ile Florentino Perez’in ‘2. Galactico’ seferi başladı. Avrupa’nın en önemli yıldızları bir bir Real’e imza atmaya devam ediyor. Önce Kaka, daha sonra da UEFA Başkanı Michel Platini’nin bile eleştirdiği uçuk bir rakamla Christiano Ronaldo… Amaç ‘2. Galactico’ olunca, Perez’in ödediği bonservis bedelleri de uzay takımına yakışır bir ironide ‘astronomik’… Ronaldo’nun imzasından sonra, soru ‘Pellegrini ve Ronaldo gelecek yıl anlaşacak mı?’ ise olayın iki boyutuna da bakmak gerekir. Zira iletişim çift yönlü işleyen bir süreçtir.

Yaşına hürmeten önce Pellegrini’den başlamak gerekir. Manuel Pellegrini’nin Villareal’de geçen 5 sezonu göz önüne alınırsa, Villareal’i gibi İspanya Ligi’ni genellikle orta sıralarda tamamlayan bir takıma, sürekli ilk 5 içinde kendine yer bulan bir ekip hüviyeti kazandırğını görüyoruz. Hatta bunun da ötesine geçerek 2007-2008 sezonunda şampiyonluğu son haftalara kadar kovaladı. La Liga’nın yanı sıra, iki UEFA Kupası yarı finali ve ilk kez katıldıkları yılda elde ettikleri Şampiyonlar Ligi yarı finali ile Pellegrini’nin Villareal’e iki sınıf atlattığını söyleyebiliriz. Villareal’de sahip olduğu oyuncu kadrosunda, Pires gibi bir ‘yıldız eskisi’ dışında, sadece ismiyle bile yıldız denilebilecek bir oyuncu yok. İspanya Milli Takımı’nda da çok önemli orta saha görevlerine sahip, ancak 30 yaşından sonra farkına varılmış Senna, belki de Turkcell Süper Ligi standartlarında bir ligde oynasa yıldız sayılabilecek, Villareal orta sahasının genç ve dinamik ismi Cazorla, görev adamı tanımının tam karşılığı Capdevila, ve başı sakatlıklardan bir türlü kurtulmayan ‘bizim yıldızımız’ Nihat gibi oyunculardan kurulu bir takımla Pellegrini’nin söz ettiğimiz başarılara ulaşması Real Madrid’in onu tercih etmesindeki en büyük etken olsa gerek. Bana kalırsa böyle bir kadro yapısına sahip Villareal’in bu denli başarıları yakalamasının altında disiplinli bir oyun yapısı yatıyor. Hatta çoğu maçta kendi performanslarının altına düşmeden bahsettiğimiz oyun disiplinini -milli takımda dahil, bizim hiçbir takımımızda görmediğimiz şekilde- 90 dakikaya yayan bir görüntü çiziyorlar.

Senna, Cygan, Cazorla gibi ‘ısıran’ oyuncularıyla, ‘ters takım’ diye tabir edilen kuzey ülkelerinin takımlarını anımsatıyor bana. Tabi bahsettiğim kuzey takımlarından önemli bir farka sahip Villareal. Pellegrini’nin takımı özellikle iç saha maçlarında oldukça golcü bir takım. Bu da Villareal’in bir İspanyol takımı olmasının yansıması. İspanya Ligi için ortalama kalibredeki ayaklarıyla yakaladıkları bu disiplin, bizim orta düzeydeki takımlarımıza da bir model olabilir. Varmak istediğim nokta şudur ki: Pellegrini La Liga gibi üst düzey bir ligde, orta sınıf sayılabilecek oyuncularla disiplinli bir oyun anlayışı ile hatırı sayılır başarıları, daha da önemlisi istikrarı elde etti. Ronaldo’yla ya da Real’de ki diğer egosu yüksek oyuncularla nasıl bir iletişim kuracağını değerlendirmeden, sadece istikrarı yakalamış bir hoca olması nedeniyle bile Real Madrid’in Pellegrini seçiminin doğru olduğunu söyleyebiliriz. Yazının başında da belirttiğim gibi Real Madrid’in son yıllarda ihtiyacını en çok hissettiği şey istikrar çünkü.

Sahada 3 Gattuso, 2 Xavi gücünde

Ronaldo’ya gelecek olursak; henüz 18 yaşında çıktı karşımıza. Şimdilerde esamisi okunmayan- Djemba Djemba ile ortak imza töreninden sonra, ‘Manchester United’a uzun yıllar hizmet edecek iki süper yetenek’ diye söz etmişti Alex Ferguson onlar için. Ronaldo konusunda yanılmadı ve öylede oldu. Üstün yeteneklere sahip bazı sporcular vardır ki mükemmel saha içi performanslarına rağmen, sporseverler tarafından sevilmezler. Bu bağlamda Ronaldo’yu saha içi agresifliği ve zaman zaman saha dışında ki iddialı açıklamalarıyla, basketbolun bir numarası LeBron James’e benzetiyorum. Her ikisini ‘delicesine’ sevenler kadar, aynı dozda nefret edenler de mevcut. Lincoln, Alex, Rui Costa, Sergen Yalçın gibi çok fazla koşmadığı, ısırmadığı, kazanma hırsı olmadığı için eleştirilen ve günümüz futbolunda artık pek tercih edilmeyen eski model 10 numaralardan farklı olarak; Ronaldo, Gattuso kadar koşan, Xavi kadar top kapma gayretinde olan yeni model 10 numaraların öncüsü konumunda. Burada 10 numara kavramını orta sahanın ortasında oynayan ve ara pasları veya frikiklerle oyunu açan futbolculardan daha çok; skora doğrudan etki eden, takımın en önemli yıldızı manasında kullandığımı belirtmek isterim.


Bahsettiğim bu kazanma hırsı, özellikle Manchester United’ın geriye düştüğü maçlarda, Ronaldo’nun sahada antipatik davranışlar sergilemesine neden oluyor. Buna en son Barcelona ile oynanan Şampiyonlar Ligi finalinde şahit olduk. Barça’nın Manchester’a ‘top göstermemesi’ Ronaldo’yu çileden çıkardı ve bazı sert müdahaleler de bulundu. Ama bir teknik direktör için en hoş görülecek sorun kazanma hırsı sonucunda ortaya çıkan saldırganlık olsa gerek.
Manuel Pellegrini ve Christiano Ronaldo’nu gelecek yılki iletişimi hakkında öngörüde bulunurken, Pellegrini ve Riquelme arasında geçmişte yaşananların referans alınmasını çokta doğru bulmuyorum. Riquelme, Villareal’de son dönemde oynayan futbolcular arasında en ‘isimli’ futbolculardan birisi olsa da, eski model 10 numara tanımına daha yakın bir oyuncu olmasından dolayı, Pellegrini’nin makine düzeninde işleyen ve ısıran takımında kendine yer bulamaması ve nihayetinde Pellegrini ile takışması doğal. Ayrıca Riquelme, Arjantin’de devlet adamlarından, hatta Tanrı’dan bile daha çok sevilen, Arjantinliler için başlı başına bir ‘ilah’ olan Maradona’yla bile, Arjantin Milli Takımı konusunda ‘söz dalaşına’ girme cesaretini göstermiş bir oyuncuyken, Pellegrini ile yaşadıklarını baz alarak, Şilili teknik direktör hakkında çıkarımlarda bulunmak yanlış diye düşünüyorum.


Real Madrid Başkanı Perez, Kaka ve ya Ronaldo transferlerinde Pellegrini’ye ne ölçüde danıştı bilinmez. Ancak bu gibi isimlerle her teknik direktörün çalışmak isteyeceği aşikâr… Alex Ferguson son açıklamasında Ronaldo’yu daha fazla tutamazdık diyor. Geçen yılda mor beyazlı formayı giymek isteyen Ronaldo’nun saha içi saldırgan tavırlarını Real’de törpüleyeceğini düşünüyorum. Daha önce de belirttiğim gibi, eğer sorun yalnızca egosu yüksek oyuncuların saha içinde ki durumları ise, Pellegrini tecrübesinde bir hocanın bu gibi krizleri bertaraf edeceği kanısındayım. Villareal’in oyuncu kadrosuna bakıldığında, Pellegrini’nin’ yıldız oyuncu sevmeyen’ hocalar kategorisinde olduğu izlenimine kapılabiliriz. Ancak Real Madrid gibi Kakasız ve Ronaldosuz haliyle bile yıldızlar karması bir takımda çalışmayı kabul etmiş bir teknik direktörün, böyle bir seçime sahip olamayacağını, herkesten önce Pellegrini’nin kendisi biliyordur. Bu bakımdan da Şilili teknik direktörün hesaplarını çoktan yaptığını düşünüyorum.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Formula 1 ve Alternatif Spor Sevgisi

Ekonomik kriz bizim için yeni bir kavram değil. Gelir dağılımında ki uçurumlar küresel ekonomik krizden önce de bizim hayatımızın içindeydi. Bu sene F1’de ki boş tribünleri bilet fiyatlarının el yakmasına bağlayalım. Peki, Galatasaray-Fenerbahçe derbilerinde ‘eski açık’ için karaborsada asgari ücretini gözden çıkaran kişiler nasıl açıklanır?

Motor sporları Türk sporseverleri için geçmişi çok uzak bir dal değil. İstisnai bir grubu saymazsak, kitlenin genelinin günlük hayatında pek rastlamadığı garip araçların, saate 320 km hızla, bir pist etrafında turlamasının ‘spor’ olarak algılanması; Scumacher’in benimsenmesiyle eşzamanlı…

Bu yıl Kurtköy’e 32 bin kişinin gelmesin de, dünyayı etkisine alan ekonomik krizin birtakım yansımalarının olduğu kabul edilebilir. Yabancı F1 tutkunları için bu nedeni haklı olarak görsek de, durum bizim insanımız için biraz farklı olmalı. Ekonomik durumlar ilk planda asıl neden olarak görülebilir. Ancak pistin en güzel alanı olan çıkış/bitiş düzlüğünde ki ana tribün bile dolmadı. Üstelik ana tribünü doldurması beklenen güruh krizi çoktan ‘teğet’ geçmişken…

F1’de yarışan markaların isimleri bile, metrobüse binerek bayram eden orta sınıf insanımız için bir şeyler ifade ediyor olmalı. (Ya da hiçbir şey ifade etmiyor.) Sırf marka isimleri bile, F1’in ‘zengin sporu’ olarak algılanmasına yeter. Bu sene ki yarışın en ücra köşelerden bile çeken TRT’den yayınlaması da bir kısım sporseveri ekran başına bağlamış olabilir. Bunlar 32’bin kişiyi açıklayan birer neden ama işin aslı çok daha derinlerde bir yerlerde olmalı.

Formula 1, tenis, kürek vb. sporların üzerinde bulunan ‘zengin sporu’ algısı, taraftarın oyuna dahil olmasıyla kırılabilir diye düşünüyorum. Herkes hayatında bir kere bile olsa kendini, tribünleri ayağa kaldırırken hayal etmiştir. Yani kendisini çimde, parkede, havuzda, kortta görmek ister. Kendisini de geçtim; çocuğunu, yan komşusunu, askerlik arkadaşını ya da sadece tanıdığı bir yüzü görmek ister orada. Bu anlamda Formula 1’de yarışmaya aday bir pilotumuz olmadığı sürece, F1 heyecanı uzun soluklu olmayacaktır. Sadece İstanbul’da yapılıyor olmasına lütfen ilgi buraya kadardı.

Mesele sadece motor sporları içinde geçerli değil. Spor adına kahramanlar yaratmanın ne demek olduğuna çok defa şahit olduk. 90’ların ortasında -bizden biri olmasa da- Naumoski ile yükselen basketbol sevgisi, bizden tam on ikisi ‘12 Dev Adam’ ile doruk noktaya ulaştı. 2001’de Avrupa Şampiyonası’ndan sonra sokaklarda ki basketbol sahalarında yer bulmak imkansızdı... Okulu hiç sevmeyen bizler sırf potası var diye kamp kurduk okul bahçelerine… Çünkü Abdi İpekçi’de Memo’yu Hido’yu’i, İbo’yu görenler, -istisnasız her ilde bulunan- Cengiz Topel Lisesi’nin bahçesinde Kutluay olup üçlükleri sıralamak istiyordu. Sürreyya Ayhan bir zamanlar tartan pistte koşarken, genç kızlar turuncuya boyanmış ayakkabılarıyla evlerine gidip, çok defa azar yemişlerdir annelerinden. Bilardonun ‘dumansız hava sahasında’ da oynanabileceğini gösteren Semih Saygıner’de birçok kişiye model olmuştur. Hadi güreş ‘ata sporumuz’ ilgimiz hep vardı, peki Naim Süleymanoğlunu’nun Seul’de kendi ağırılığını üçle çarpması, Halil Mutlu’nun kalbinin çarpmasına neden olmamış mıdır? Oktay Derelioğlu 10 Belçikalıyı geçtiğinde, halı sahada ‘şahsi’ oynayanların sayısı 10’dan bir hayli fazlaydı. Ve ismini sayamayacağımız sayısız kahraman…

Peki biz ne yaptık? Memo’yu, Hido’yu dinlemeden, onları vatan haini ilan ettik. Süreyya’yı dünya standardında bir atletin hocası olamayacak Yücel Kop’a emanet ettik. Hah! Bir de devşirme yıldızımız Elvan’ı ‘ayılara’… Bilardo literatürüne sayısız ‘Saygıner vuruşu’ kazandıran istekamız da Fransa adına yarışacakmış. Sanal sosyalliğin başkenti ‘Facebook’tan araklama fotoğraflarla Arda’yı da küstürmüştük.

Artık Futbola göre alternatif spor denilebilecek diğer bütün dallarda merakı, ilgiyi, dolu tribünleri görmek istiyorsak, her dalda yeni kahramanlar yaratmak zorundayız. Tesisleşmenin öneminden belirli aralıklarla bahsedilir. Tesisleşmede ki amatörlüklerimiz ayrı bir tartışma konusu. Ama öncelikli ihtiyacımız insanlara alternatif sporların sevgisini de aşılamak olmalı. Bunun en basit ve kestirme yolu da örnek alacakları modellerin için çabalamaktır diye düşünüyorum. İçini heyecanla dolduracak kişiler olmadıktan sonra pistler, statlar, salonlar neye yarar bilmiyorum.

Otomobilciler ve Motor Spor Sporları Federasyonu Başkanı’nın alkollü araç kullanmaktan ehliyetine el konduğu ülkemizde kahramanlar yaratmaya nereden başlamak gerekiyor buda ayrı bir soru işareti.

Formula 1 organizasyonu, ülkemizin ev sahipliği yaptığı dünya çapında ki nadir işlerden. Son 5 sezondur yarış takvimi içinde olması nedeniyle de belki de şimdiye kadar ki organizasyonlar içinde en önemlisi. Devamlılığın, istikrarın hayatın her alanında sorun oluşturduğu Türkiye için F1’in geleceğinin pek parlak olmaması kimseyi şaşırtmamalı. Acil ama uzun vadeli politikalar ortaya konmazsa, saat yönünün tersine akan bir pistimiz var diye avunmaya devam ederiz.

Seneye Formula 1 yarış takvimi içinde İstanbul Park olur mu bilinmez. Olursa tribünlerin hali ne olur diye merak edenlere bir önerim var. Gidip karting pistlerindeki ilgiye baksınlar. Çünkü o pistlerdeki Alonsolar, Hamiltonlar, Schumacherler, Sennalar kadar tribünde olacağız.